Dollhouse; Buffy the Vampire Slayer, Angel, Firefly gibi yapıtların da yönetmeni olan Josh Whedon tarafından yaratıldı ve 2009 Şubat’ında başlayıp 2010 Ocak’ında bitecek kadar kısa sürdü maalesef. Dizi 2 sezon ve 26 bölüm içeriyor.
“Dollhouse”, hayatlarının beş yılını buraya vermek için anlaşmış “ajanların” kişiliklerinin silinerek yerine müşterinin isteği doğrultusunda bir kişilik yazıldığı bir yer; yani beyninizi önce boşaltıp sizi yürüyen bir “oyuncak bebeğe” dönüştürüyor, sonra da bir “müşteri”nin siparişi üzerine yaratılan bir karakteri beyninize yazıyorlar. Örneğin biri asla hata yapmayacak bir tetikçi arıyorsa “bebeğimiz” kusursuz bir tetikçi oluyor; iki gün boyunca ona dünyadaki en iyi eş olacak birini arıyorsa da kusursuz bir eş…
Dizimiz “ajan”lardan birinin, Echo’nun, gittiği görevleri ve bu sırada kişiliğinde yaşanan gelişmeleri göz önüne getiriyor. (Alpha, Echo, November, Sierra vs olarak adlandırıyorlar bebekleri. Fonetik alfabe yani… Washington Dollhouse’unda da isimler mitolojiden alınma mesela, Hades falan. Bizimki Los Angeles tabii :) ) Dizinin konusundan da anlayabileceğiniz gibi bebeklerin her bölümde farklı bir karaktere bürünmeleri gerekiyor; dolayısıyla yüksek bir oyunculuk performansı gerektiriyor Dollhouse ve dizideki herkes bunun altından başarıyla kalkıyor bence. Başrolde, Echo’yu başarıyla canlandıran Amerikalı aktris Eliza Dushku var. Dizinin oyuncularının neredeyse tamamı çok başarılı, ancak hepsinin ismini buraya yazmaya kalkarsam diziden bahsedemem. Yine de birkaç karakter/oyuncu var ki, bahsetmeden geçmek imkansız. Harry Lennix’in canlandırdığı, Echo’nun amiri ve daha sonra Dollhouse’un güvenlik şefi olan Boyd Langton benim favori karakterlerimden biri ve hem karakterin dizideki yeri, hem de oyuncunun başarısı sayesinde dizinin en önemli ve en sevilen karakterlerinden biri haline geliyor kendisi.
Burada çok pis bir spoiler veresim var ama yapmayacağım, siz de izleyip dizinin tek “yok artııııık” dedirten yerine geldiğinizde beni hatırlarsınız.
Kayda değer karakterlerden bir diğeri olan süper dahi (cinyıs), sevimli ve iyi kalpli bilimadamımız Topher Brink rolünde Fran Kranz var. Onu her gördüğümde yüzümü bir gülümseme kaplıyor şahsen ve özellikle final bölümdeki performansıyla göz doldurdu bence Kranz. İşin kötüsü, arkadaşı ağzım kulaklarımda izleye izleye, arada bir onun gibi gülmeye başladım (Tamam sempatik falan ama “hihi” şeklinde gülmek hoş olmuyor toplum içinde). Bu arada herhalde hiçkimse, Topher Brink’in o yokken yerine bakması için kendi kişiliğini yazdığı Victor(Enver Gjokaj)’dan daha iyi taklit edemezdi Kranz’i. Dizinin en “olmamış” karakteri ise bence Paul Ballard (Tahmoh Penikett) –Boyd Langton da sonlarda bir yerde belirtiyor bunu ucundan-, ama yine de o bile göze batacak kadar kötü değil kanımca.
Dizi başlarda biraz karışık geliyor -bunun nedeni de şüphesiz seyirci “Dollhouse” dünyasında dönen olayları sindiremeden karışık aksiyonlara gidilmiş olması-, ama zaman geçtikçe diziye ve teknolojiye ilginiz artıyor. Ancak dizinin temposu zaman zaman ağır geldiğinden üst üste izlemek sıkabilir.
İki sezonun da final bölümlerinde, dizinin havasından farklı olarak, 10 yıl sonrasına gidiliyor ve mevcut teknolojinin sebep olacağı felaketten bahsediliyor. Dizi finalinde de bu felaketin çözümlenmesi yönünde ana karakterlerimizin attığı adımları izliyoruz. Final bölümlerin dizinin havasından farklı olmasını pek olumlu bulmuyorum aslında; şahsen finalin, diziyle ilgili tüm anılarımı canlandıracak, gülümseyip “ne diziydi be, bu da bitti bak!” dememi sağlayacak en azından birkaç sahnesi olsaydı daha çok tatmin olurdum. Dizinin böyle apar topar bitirilmiş gibi görünmesini de Fox’un diziyi 2. sezonda bitirmeye karar vermesine bağlamalayız.
Dollhouse belki “çok kaliteli” Amerikan dizilerinden değil; ama oyunculuk performansları ve konunun ilginçliğiyle seyirciyi heyecanlandırmayı başaran, izlemeye değer bir yapıt bence.
Şubat 2010 - Gölge e-Dergi
“Dollhouse”, hayatlarının beş yılını buraya vermek için anlaşmış “ajanların” kişiliklerinin silinerek yerine müşterinin isteği doğrultusunda bir kişilik yazıldığı bir yer; yani beyninizi önce boşaltıp sizi yürüyen bir “oyuncak bebeğe” dönüştürüyor, sonra da bir “müşteri”nin siparişi üzerine yaratılan bir karakteri beyninize yazıyorlar. Örneğin biri asla hata yapmayacak bir tetikçi arıyorsa “bebeğimiz” kusursuz bir tetikçi oluyor; iki gün boyunca ona dünyadaki en iyi eş olacak birini arıyorsa da kusursuz bir eş…
Dizimiz “ajan”lardan birinin, Echo’nun, gittiği görevleri ve bu sırada kişiliğinde yaşanan gelişmeleri göz önüne getiriyor. (Alpha, Echo, November, Sierra vs olarak adlandırıyorlar bebekleri. Fonetik alfabe yani… Washington Dollhouse’unda da isimler mitolojiden alınma mesela, Hades falan. Bizimki Los Angeles tabii :) ) Dizinin konusundan da anlayabileceğiniz gibi bebeklerin her bölümde farklı bir karaktere bürünmeleri gerekiyor; dolayısıyla yüksek bir oyunculuk performansı gerektiriyor Dollhouse ve dizideki herkes bunun altından başarıyla kalkıyor bence. Başrolde, Echo’yu başarıyla canlandıran Amerikalı aktris Eliza Dushku var. Dizinin oyuncularının neredeyse tamamı çok başarılı, ancak hepsinin ismini buraya yazmaya kalkarsam diziden bahsedemem. Yine de birkaç karakter/oyuncu var ki, bahsetmeden geçmek imkansız. Harry Lennix’in canlandırdığı, Echo’nun amiri ve daha sonra Dollhouse’un güvenlik şefi olan Boyd Langton benim favori karakterlerimden biri ve hem karakterin dizideki yeri, hem de oyuncunun başarısı sayesinde dizinin en önemli ve en sevilen karakterlerinden biri haline geliyor kendisi.
Burada çok pis bir spoiler veresim var ama yapmayacağım, siz de izleyip dizinin tek “yok artııııık” dedirten yerine geldiğinizde beni hatırlarsınız.
Kayda değer karakterlerden bir diğeri olan süper dahi (cinyıs), sevimli ve iyi kalpli bilimadamımız Topher Brink rolünde Fran Kranz var. Onu her gördüğümde yüzümü bir gülümseme kaplıyor şahsen ve özellikle final bölümdeki performansıyla göz doldurdu bence Kranz. İşin kötüsü, arkadaşı ağzım kulaklarımda izleye izleye, arada bir onun gibi gülmeye başladım (Tamam sempatik falan ama “hihi” şeklinde gülmek hoş olmuyor toplum içinde). Bu arada herhalde hiçkimse, Topher Brink’in o yokken yerine bakması için kendi kişiliğini yazdığı Victor(Enver Gjokaj)’dan daha iyi taklit edemezdi Kranz’i. Dizinin en “olmamış” karakteri ise bence Paul Ballard (Tahmoh Penikett) –Boyd Langton da sonlarda bir yerde belirtiyor bunu ucundan-, ama yine de o bile göze batacak kadar kötü değil kanımca.
Dizi başlarda biraz karışık geliyor -bunun nedeni de şüphesiz seyirci “Dollhouse” dünyasında dönen olayları sindiremeden karışık aksiyonlara gidilmiş olması-, ama zaman geçtikçe diziye ve teknolojiye ilginiz artıyor. Ancak dizinin temposu zaman zaman ağır geldiğinden üst üste izlemek sıkabilir.
İki sezonun da final bölümlerinde, dizinin havasından farklı olarak, 10 yıl sonrasına gidiliyor ve mevcut teknolojinin sebep olacağı felaketten bahsediliyor. Dizi finalinde de bu felaketin çözümlenmesi yönünde ana karakterlerimizin attığı adımları izliyoruz. Final bölümlerin dizinin havasından farklı olmasını pek olumlu bulmuyorum aslında; şahsen finalin, diziyle ilgili tüm anılarımı canlandıracak, gülümseyip “ne diziydi be, bu da bitti bak!” dememi sağlayacak en azından birkaç sahnesi olsaydı daha çok tatmin olurdum. Dizinin böyle apar topar bitirilmiş gibi görünmesini de Fox’un diziyi 2. sezonda bitirmeye karar vermesine bağlamalayız.
Dollhouse belki “çok kaliteli” Amerikan dizilerinden değil; ama oyunculuk performansları ve konunun ilginçliğiyle seyirciyi heyecanlandırmayı başaran, izlemeye değer bir yapıt bence.
Şubat 2010 - Gölge e-Dergi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder