6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sanat, Eğitim ve Daha Bir Sürü Zırva

“Tiyatrocu olup da ne yapacaksın?” derler ergenlik çağında hayatının amacını aramakla uğraşan çocukların hayatlarını kendi yollarından çizmek için. “Sinema mı?! Biz bunca yıl senin için boşuna mı çabaladık?” veya “Bir şeyler yazıp çizmekle karın mı doyarmış yavrum?”… Bu lafları zamanında, en başında, ortaya kim attıysa; düşünmeden konuşan, empati kurmaya çalışmayan ve belki de söylediğinin doğruluk payı olup olmadığını bir an bile düşünmemiş büyüklerin oyalanması için bir şeyler yaratmaya çalışmış adeta. Ben eminim ki bunları söyleyen ebeveynlerin çoğunun karşısına oturulup da neden böyle düşündükleri sorgulandığında bu görüşlerinden vazgeçmeleri 5 dakikadan fazla sürmez. Ama hayır, sorgulamak yok, çünkü onun oğlu şiir yazamaz. Şiir de neymiş, onun oğlu büyüyüp de doktor olacak; ona kim bakacak yoksa?

Olayı “Ebeveynler çocuklarının geleceklerini çizmemeli.”ye getirmeyeceğim, o bambaşka bir boyut. Ben sadece bu sanat karşıtı ve hiçbir temeli olmayan fikrin nereden doğmuş olabileceğini irdeliyorum. Aklıma ilk gelen kaynak televizyon oluyor. Zaten halkta var olan fikri mi yansıtıyorlar, yoksa böyle bir senaryo yarattılar ve halkı etkilediğini görünce üstüne mi gittiler bilmiyorum; ama iki durumda da televizyonların bu konuda bu fikri güçlendirmekten başka bir işe yaramadıkları kesin. Neredeyse iki diziden, filmden birinde geleceğini çizmekle meşgul, sanata düşkün bir genç ve başında neyi yapmaması gerektiğini dikte ettiren ve sanattan ona ekmek çıkmayacağını, “konu komşuya rezil olacaklarını” söyleyen “büyükler”… Görece çağdaş diğer ülkelerde böyle bir fikrin yaygın olup olmadığını bilmiyorum. Ama şayet dizi ve filmlerin toplumun kültürünü ve ananelerini yansıttığını kabul ediyorsak, yabancı dizi ve filmlerde gördüklerime dayanarak söyleyebilirim ki, o çağdaş ülkelerde sanat “geçici bir heves” olmaktan hayli uzak.

Birileri kafasına geleni söylediği, düşünmeden konuşup topluma temelsiz fikirler empoze ettiği için de tiyatrolarımız kapatılmasın diye çırpınmak zorunda kalıyoruz. Tiyatroların kapatılması NE DEMEK YAHU?! Var olması; özgür olması; halka, sanatçıya ait olması tamamen doğal olan tiyatro için çırpınmak zorunda kalmamız kadar saçma bir şey var mı? Diğer yanda ülkemize gururdan daha kötü bir şey getirmemiş olan piyanistimize davalar açıyoruz. Heykeller yıkıyoruz, sanatçıları görmezden geliyoruz. Çünkü sanatsız kalacak milletimizin, hayat damarlarından birinin kopmuş olacağını anlayanların sayısı çok az ve git gide azalıyor. Çünkü sanata değer vermiyoruz. Çünkü insanlara değer vermiyoruz.

Televizyonların benzer bir şekilde yarattığı, zararları düşünülmeden öylesine kurulmuş diğer bir cümle de eğitimle ilgili. Bir Türk dizisi veya filmi için hayli klişedir: Lise / üniversite çağındaki kız aşık olur, ailesinden gizler. Sevgilisiyle ilişkisi yüzünden okulundan git gide uzaklaşır, kopacak noktaya gelir. Aile bu durumu öğrenir, kıza demediğini bırakmaz. Buraya kadar tamam. Benim sorunum, ailenin bu durumda kıza kurduğu “Biz seni boşuna mı okuttuk?” cümlesiyle. Anladığım kadarıyla sevgili senaristler televizyonun halkı ne kadar etkilediğini, bu bir cümledeki bir fikir yüzünden doğuda kaç tane ailenin kızını okula göndermekten vazgeçeceğini anlamıyor. Salt senaryoyu yoğunlaştırmak, sahnenin gerginliğini artırmak adına insanların kişisel tercihleriyle yol açtıkları olumsuzluklar eğitim-öğretimin, okulların üstüne yıkılıyor.

Aman neyse, boş verin sanatı, eğitimi falan. Önemli olan 3 çocuk ve dindar bir nesil. Buna odaklanalım şimdilik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder