7 Ağustos 2012 Salı

The King's Speech (2010)


Bazı filmler vardır, hızlı bir tempoya sahip olmaları gerekmez, veya karmaşık bir aksiyona. Tempo ağır olduğu için film saatler sürüyor gibi gelir belki ama hiç şikayet etmezsiniz, her saniyesinden zevk alırsınız çünkü izlerken. Oyuncuların ağzının içine bakarsınız, mimiklerini sindirmeye çalışırsınız. Film bittiğindeyse, son zamanlardaki en dolu iki saatinizi geçirdiğinizi hissedersiniz. İşte tam da böyle bir film The King’s Speech.

Yaşanmış bir olayı kendine konu edinmiş filmimiz. Kraliçe II. Elizabeth’in babası, VI. George ‘Bertie’nin (Colin Firth) İngiltere kralı oluşunu anlatıyor. Zaman, radyonun iyice popülerleştiği, kralların radyo üzerinden halkına seslendiği zamanlar… İşte tam da bu dönemde radyolarda konuşma yapma sırası Bertie George’a geliyor, ancak bir sorun var; Bertie kekeme ve ileri derecede konuşma güçlüğü çekiyor. Karısının da (Helena Bonham Carter) yardımıyla yeni bir konuşma terapisti bulan Bertie’nin, bu yeni terapisti Lionel Logue (Geoffrey Rush) ile arkadaş olma ve onun yardımıyla kendine güvenini ve sesini geri kazanma çabalarını izliyoruz film boyunca.

Helena Bonham Carter’ı fazla övmeyeceğim filmi eleştirirken veya o yılların atmosferinin çok iyi yaratıldığını söylemeyeceğim. Zira filmin sayfalarca övülebilecek, bunlardan çok daha fazla öne çıkan bir yanı var; Colin Firth’ün ve Geoffrey Rush’ın performansları. Filmi izlerken Colin Firth’ten gözünüzü almanız tam anlamıyla imkansız. Bertie halkına hitap edemediğinde üzüntüsünü öyle bir yansıtıyor ki Firth, veya sinirlenip kekemeliğini unuttuğunda öyle bir kendinden geçiyor ki, “işte Kral VI. George bu” diyorsunuz, “Colin Firth’ten başkası değil”. Kralın bir anlığına kendine güveni geldiğinde siz de bir toparlanıyorsunuz yerinizde ve de Bertie Hitler’i izlerken onun hitabet yeteneğine nasıl da imrendiğini gözlerinde görüyorsunuz Firth’ün. Keza Logue ile kralın beraber olduğu sahnelerde oyuncuların performansına hayran kalmamak elde değil. Logue’un samimiyetini çok iyi yansıtmış Geoffrey Rush, Colin Firth ile de çok iyi bir ikili olmuşlar.

Başlangıçta dediğim gibi, filmin temposu biraz ağır. Bu nedenle genellikle büyük yaş gruplarına hitap ettiği eleştirilerini de aldı zaten, ama ben böyle başarılı bir oyuncu kadrosuna sahip bu filmin, herhangi bir yaş grubundan insanı ekrana bağlamakta zorluk yaşayacağını düşünmüyorum.

Aslına bakarsanız filmi izlerken, temposu Türk sinemasını hatırlattı bana. Uzun uzun, bakışmalarla geçen sahneler, Bertie’nin konuşamayışını izleyişimiz, dakikaların bir türlü geçemeyişi… Ama bir yandan da, en iyi filmler listesine baktığımızda görüyoruz ki, Star Wars, Yüzüklerin Efendisi gibi klasikleri saymazsak, en iyilerin içinde hatırı sayılır miktarda bu tarz film var. Bu arada 2010 yapımı filmimiz de IMDB’nin “en iyi 250 film” listesinde 151. sırada. Ayrıca film; en iyi film, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen ödülleriyle 2011 Oscar'larına damgasını vurdu.

The King’s Speech, uzun zamandır izlediğim filmler arasında bana ilk kez “ben bu filmi bir daha izlerim” dedirten film –bu yazıyı yazmadan önce açıp Firth’ün şov yaptığı yerlere tekrar bir göz attım zaten-. Uzun lafın kısası, canınız illa aksiyon dolu Hollywood filmleri çekmiyorsa, The King’s Speech’e bayılacaksınız, hem Firth ve Rush’ın performanslarını kaçırmak büyük hata olur.

İyi seyirler…

Gölge

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder