Ne izlersem izleyeyim, ne okursam okuyayım ilk yargıladığım şey karakterler olur. Bir hikayeyi oluşturan şey karakterlerdir çünkü; yapıtları farklı olaylar gözlemlemek için değil, kendimizi farklı insanların yerine koymak için okuruz veya izleriz. Bir dizinin de tüm yapısını karakterler kurar; kurgu kötüyse de zeki insanların davranışlarını inceleriz, görüntüler başarısızsa da bilge insanları dinleriz.
Kurgusunu veya görüntülerini yermek için söylemedim bunları ama White Collar, izleyicisini tam da karakterleriyle etkileyen bir dizi.
Kurgusunu veya görüntülerini yermek için söylemedim bunları ama White Collar, izleyicisini tam da karakterleriyle etkileyen bir dizi.
Kendimi kaptırıp da muhteşem Neal ve Peter ikilisine övgüler düzmeden önce dizinin konusundan bahsedeyim. White Collar polisiye bir dizi ve FBI’da daha çok kaçakçı ve sahtecileri kovalayan “White Collar” bölümünün vakalarını izliyoruz dizi boyunca. Peter Burke, bölümün başındaki zeki mi zeki, sevecen mi sevecen, asla yanlış bir şey yaparken göremeyeceğiniz adamımız. Bir de, Peter’ın zamanında içeri tıktığı, usta bir sahteci ve yine zeki mi zeki bir genç olan Neal Caffrey var. Dizinin ilk bölümünde yaşananlardan sonra (Bu kadar spoiler kadı kızında da olur.), Neal hapishaneden anlaşmalı olarak ayrılarak Peter’la birlikte White Collar bölümünde çalışmaya başlıyor. Buradan sonra da, ikili arasında gelişen dostluğu ve ustaca çözdükleri vakaları izliyoruz.
White Collar’ın öyle çok da vurucu bir yanı yok aslında. “Ben efsane bir dizi olacağım.” güdüsüyle hareket etmiyor, içinde bir Lost kurgusu veya House ağırlığı da yok. Kendi halinde mutlu olan, yalnızca yarattığı karakterlerin yaşamlarıyla ve bu karakterlerinin birbirlerinin yaşamlarına getirdiği dengeyle ilgilenen bir dizi White Collar.
Neal Caffrey, Peter Burke, Elizabeth Burke ve Mozzie… Karakterlerin dördü de hayranlık uyandırıcı ve bu dördünün hikâyede kurduğu denge gerçekten çok başarılı. Birbirlerinin eksiklerini tamamlayacak, içlerinden biri düştüğünde tutacak nitelikteler ve bu, diziyi hayli dengeli ve keyifli kılıyor. Evet, bazen “Bir ilişki bu kadar da harika gidemez.” diyerek Peter-Elizabeth ikilisinin gerçekliğine inancınızı kaybediyorsunuz, ama öte yandan onları izlemek müthiş bir keyif olmaya devam ediyor (Bu arada böyle harika bir çiftin çocuğu nasıl olmaz ya?! Nasıl?!) Mozzie gibi bir kaçakçının varlığı, dünyadaki kaçakçılara sempati duymanıza kadar götürüyor işi ve dizinin gerçekçiliğini bir kez daha sorguluyorsunuz belki. Ama ne olursa olsun Elizabeth’in Peter’ı çok sevdiğini ve bırakmayacağını bilmek, Neal’ın ne zaman yardıma ihtiyacı olsa Mozzie’nin durumu toparlayacağından emin olmak diziye çok anlam katıyor bence. İzleyicisini mutlu ediyor her şeyden önce.
Diziyi diğerlerinden ayıran önemli özelliklerden biri, iki ayrı diziyi başkarakter olarak götürebilecek iki adama bir arada ve kendilerine has bir uyum içinde sahip olması. Bu iki birbirinden farklı görünen karakterin dostluğu dizi için çok önemli bir yapıtaşı. House’ta House’un duygularını açığa çıkarması; Monk’ta Monk’un takıntılarını unutması gibi özel anlar var ya, burada da o özel anlar Peter ve Neal’ın birbirleriyle ilgili düşüncelerini, birbirlerine olan saygıyı dile getirdikleri; gerçekten dost olduklarını hissettirdikleri anlar.
Dizinin anlatacak şeyi çok aslında. Aralara kattığı Kate veya Peter-Elizabeth yan hikâyeleriyle, ara ara diziye dâhil olan ve diziye sürekli bir hikâye sağlayan karakterlerle ve Mozzie’yle tüm sıkıcılığından arınıyor mesela dizi. (Evet, bunlar olmasa sıkıcı olurdu demeye çalışıyorum.) Hem Mozzie olmazsa olmaz, harikadır Mozzie.
Sonuç olarak, “Ben kurgu adamıyım.” diyenleri çok da açmayacak bir dizi White Collar. “Efsane dizi değilse vakit harcayamam.” diyenler de bulaşmazsa anlarım. Ama New York’tan efsane kareler ve iki tane adam gibi adam için bir şans verebilir henüz izlemeyenler.
Her ne olursa olsun, White Collar, daha izlediğim ilk bölümünde bana “Ben bu diziyi neden daha önce izlemedim ki?” dedirtti ve bence bu yeterli.
Gölge


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder